Selam Sana Ya Muhammed Mustafa ilahi sözleri

Gelişini haber verdi Nebîler,
Son dönemde gelir Ahmed dediler,
Melekler yoluna güller serdiler,
Selam sana ya Muhammed Mustafa,
Nûr-ı çeşmin gönüllerde zevk sefa.

İsrafil ninniler söyledi cana,
Çocuklukta özlem duydun babana,
Anam babam feda olsunlar sana,
Selam sana ya Muhammed Mustafa,
Ruhu nakşın gönüllere pür şifa.

Gençliğinde cesur, mert bir civandın,
Doğruluğa ta yürekten inandın,
Muhammedü’l-emin unvanı aldın,
Selam sana ya Muhammed Mustafa,
Cemâlin benzerdi hüsn-ü Yusuf’a.

Ceddin İbrahim’in Hanif dininde,
Bazen tüccar oldun Kenan ilinde,
Yalan yanlış yoktu senin dilinde,
Selam sana ya Muhammed Mustafa,
Meleklerde olmaz sendeki vefa.

Mirâcına şahit oldu âlemler,
Sevenler müjdeli haberi bekler,
Firâkından yandı bütün felekler,
Selam sana ya Muhammed Mustafa,
Gelmek istiyorum senin tarafa.

Ağzında dualar, gözlerin yaşlı,
Çocukla çocuktun, yaşlıyla yaşlı,
Oldukça vakurdun, hep ağır başlı,
Selam sana ya Muhammed Mustafa,
Şöhretin yazıldı nurlu Mushaf’a.

Konuşurken sesin gayet sakindi,
Bakışın kararlı, gözler emindi,
Firdevs dedikleri Cennet tenindi,
Selam sana ya Muhammed Mustafa,
Allah remzeyledi mim-i hurûfa.

Tenin gül kokardı, nefesin reyhan,
Dünyada sultandın, ukbada sultan,
Seni görmek ister bu fakir her an
Selam sana ya Muhammed Mustafa,
Şefâatin göster koyma A’râfa.

Ahlâkın Kuran’dı âdabın Furkân,
Ashâbın ışıktı, Ehl-i beyt nurdan,
Resul ayrılamaz çâr-ı yarından,
Selam sana ya Muhammed Mustafa,
Ehl-i Beyte canlar feda bin defa!

Şah Ali, Fatıma, Hasan, Hüseyin,
Sevdam Zeynep ile Zeynel Abidin,
Sensin kıblem, sensin Kevser, sensin din!
Selam sana ya Muhammed Mustafa,
Her zerrene Halit feda bin defa.

Resulullah´ın Hz. Ali´ye Vasiyyeti Nedir ?

Hz. Ali (kv) bildiriyor:

Resulullah (sav) bir gün beni huzuruna çağırdı:

“Ya Ali! Senin bana yakınlığın, Harun Peygamberin Musa Aleyhisselama olan yakınlığı gibidir. Ancak benden sonra peygamber gelmeyecektir. Sana vasiyetler edeceğim. Dinlersen şükredenler olur ve şehid olursun. Allahu Teala seni kıyamet günü alim ve fakih olarak diriltir” buyurdu ve devam etti:

Ya Ali! Müminin üç alameti vardır:

1. Namaz kılmak
2. Oruç tutmak
3. Sadaka vermektir.

Münafıkta da üç alamet vardır:

1. Herkesin yanında namaz kılarken rüku, secde ve diğer rükunları tam olarak yapar; yalnız namaz kılarken bunların hiç birine dikkat etmez.
2. Kendisini medhettikleri zaman işlerini seve seve, zevkle yapar.
3. Allahu Teala Hazretlerini başkalarının yanında zikredip, yalnız kalınca unutur.

Münafıkta üç alamet daha bulunur:

1. Söylediği söz yalandır.
2. Verdiği sözde durmaz.
3. Emanete hıyanet eder.

Ya Ali! Zalimde de üç alamet vardır:

1. Kendisinden aşağı olanlara baskı yapar.
2. Gücü yeterse başkalarının malını zorla alır.
3. Nereden yiyip, nerden giyeceğini hiç incelemez, üzülmez.

Kıskançlarda da üç hususiyet vardır:

1. Herkesin yanında o kimseye yaltaklanır.
2. Herkesin arkasından gıybet eder.
3. Musibete düşen kimselere sevinir.

Ya Ali! Tembellerde de üç alamet vardır:

1. Allahu Teala’ya yaptığı taatinde tembellik eder.
2. Kusurlu amel eder. Yaptığı da boşa gider.
3. Namazı geciktirir, hatta vaktini de geçirir.

Tevbe eden kimsenin de üç alameti vardır:

1. Haramlardan sakınır.
2. İlim öğrenmeye hırslı olur.
3. Göğüsten çıkan sütün tekrar girme ihtimali olmadığı gibi, tevbe ettiği günaha bir daha dönmez.

Ya Ali! Akıllı kimsede de üç alamet bulunur:

1. Dünyayı aşağı görür.
2. Cefa, sıkıntı çeker.
3. Sıkıntı, musibet geldiği zamanlarda sabreder.

Sabırlı kimsenin de üç alameti vardır:

1. Kendisini ziyaret etmeyenleri ziyaret eder, sıla-i rahim eder.
2. Kendisini mahrum edenlere bağışta bulunur.
3. Kendisine zulmedene karşı durmaz.

Ahmak kimsenin de üç nişanı vardır:

1. Allahu Teala’nın emirlerinde, farzlarda tembellik eder.
2. Abes sözleri çok söyler.
3. Allahu Teala’nın mahluklarına çok eziyet eder.

Ya Ali! İyi bahtlı olan kimselerinde üç vasfı vardır:

1. Yediği helaldir.
2. Kendi şehrinde ilim meclisinde bulunur.
3. Beş vakit namazı cemaatle kılar.

Bedbaht olanın da üç belirtisi vardır:

1. Yediği haramdır.
2. İlimden uzak olur.
3. Namazı özürsüz yalnız kılar.

İyi işli kimselerin de üç alameti vardır:

1. Allahu Teala’nın taatinde acele eder.
2. Haramlardan sakınır.
3. Kendisine kötülük eden kimseye iyilik eder.

Ya Ali! Kötü işli olanın da üç alameti vardır:

1. Allahu Teala’nın emirlerini yapmakta gevşek davranır.
2. Herkese zararı dokunur.
3. Kendisine iyilik edene kötülükte bulunur.

Ya Ali! Salih kimsede üç husus bulunur:

1. Allahu Teala Hazretleri ile iyi amel işlemek üzere sulh eder.
2. İlmiyle dini kuvvetlendirir.
3. Kendisi için beğendiğini başkaları için de beğenir.

Ya Ali! Sakınan, müttaki kimsenin de üç alameti vardır:

1. Kötülerle beraber bulunmaktan kaçınır.
2. Yalan söylemekten sakınır.
3. Harama düşmek korkusu sebebiyle helalden sakınır.

Günahkarın da üç alameti vardır:

1. İşlerinde yanılır, hata eder.
2. Oyun ve çalgı ile meşgul olur.
3. Unutkan olur.

Ya Ali! Kara kalpli olan kimsenin de üç nişanı vardır:

1. Zaiflere acımaz.
2. Az şeye kanaat etmez.
3. Vaaz ve nasihat ona tesir etmez.

Sadık olan kimsenin de üç hasleti vardır:

1. Yaptığı ibadetini gizler.
2. Başına gelen sıkıntı ve musibetleri gizler.
3. Üçüncü vasıf kaynak da belirtilmemiştir.

Fasıkta da üç alamet bulunur:

1. Fitne ve fesadı sever.
2. Halkın hastalık ve musibetini ister.
3. İyi amelden kaçar.

Suflilerin, aşağı kimselerin de üç hali vardır:

1. Akrabasını azarlar.
2. Komşusunu incitir.
3. Günah işlemeyi sever.

Ya Ali! Allahu Teala’nın merdûdu, reddettiği kimsenin de üç alameti vardır:

1. Çok yalan söyler, yalan yere çok yemin eder.
2. Halka sıkıntı verir.
3. İşlerini başkalarına yükler.

Abid olanın da üç nişanı vardır:

1. Allahu Teala’ya olan tazimi sebebiyle kendini zelil, aşağı tutar.
2. Şehvetini, arzularını terk eder.
3. Allahu Teala’nın rızası için huzurunda çok durmayı adet eder.

Ya Ali! Muhlis olanın da üç hasleti vardır:

1. Gücü yeterse affeder.
2. Malının zekatını verir.
3. Sadaka vermeyi sever.

Ya Ali! Bahîl, cimri olanın da üç alameti vardır:

1. Açlıktan korkar.
2. Bir şey isteyenden, dilenciden korkar.
3. Kendisine iyilik eden kimseye, içindekinin hilafına dili ile hayır söyler.

Ya Ali! Sabırlı olanın üç alameti vardır:

1. Taat etmeye sabreder.
2. Günahları terk etmeye sabreder.
3. Allahu Teala’nın hükümlerine sabreder.

Ya Ali! Facir olanın üç alameti vardır:

1. Yemin etmekle övünür.
2. Kadınları aldatır.
3. Çok bühtan, iftira eder.

Ya Ali! Seni sevenlerin üç nişanı vardır:

1. Malını sana feda eder.
2. Canını senin için feda eder.
3. Senin sırrını gizli tutar.

Ya Ali! Kafirin de üç alameti vardır:

1. Hak Teala’nın dininden şüphe eder.
2. Hak Teala’nın sevdiklerine düşmanlık eder.
3. Taat ve ibadetten gafil olur.

Rahmetten uzak olan kulun da üç nişanı vardır:

1. Allahu Teala’nın mekrinden emin olur.
2. Rahmetinden ümitsiz olur.
3. Hak Teala’ya ve Resulüne muhalefet etmeyi kendisine adet eder.

Ya Ali! Affedilmiş kulun üç alameti vardır:

1. Allahu Teala’nın azabından korkar.
2. Mekrinden çekinir.
3. Sırf Allah için vaaz ve nasihatlerde titrer.

Peygamber Efendimizin Faziletleri Nelerdir ?

Peygamber efendimizin faziletleriSual: Peygamber efendimizin faziletlerini bildirir misiniz?

CEVAP

Mevahib-i ledünniyye ve Mirat-i kâinat kitaplarında bildirilen faziletlerinden bazıları şöyledir:

Canlılar içinde ilk olarak Muhammed aleyhisselamın ruhu yaratıldı. Hak teâlâ (Her şeyi senin için yarattım, sen olmasaydın, hiçbir şeyi yaratmazdım) buyurdu. Tevrat, İncil ve Zebur’da övülüp müjdelenmiştir.

Âmine validemiz ona hamile olunca, bütün putlar yüzüstü devrildi. Bütün şeytanlar ve sihir yapan büyücüler âciz kalıp, işlerini yapamaz oldular. Doğunca da bütün putlar yıkıldı. Doğduğu gece, Kisra’nın sarayı yıkıldı. Mecusilerin bin yıldan beri yanan ateşi söndü. Save gölünün suyu kurudu.

Safiye Hatun anlatır:
Doğduğu gece 6 alamet gördüm:
1- Doğar doğmaz secde etti.
2- Başını kaldırıp “La ilahe illallah inni Resulullah” dedi.
3- Her taraf aydınlandı.
4- Yıkayacaktım, biz Onu yıkadık diye bir ses işittim.
5- Göbeği kesilmiş ve sünnet edilmiş gördüm.
6- Sırtında nübüvvet mührü vardı. İki küreği ortasında “La ilahe illallah Muhammedün Resulullah” yazılı idi.

Çocuk iken, başı hizasında bir bulut gölge yapardı.

Ona salevat okumak âyet-i kerime ile bildirildi. Kelime-i şehadette, ezanda, ikamette, namazdaki teşehhüdde, birçok dualarda ve Cennette Allahü teâlâ, Onun ismini kendi isminin yanına koymuştur.
Allahü teâlâ, Onu kendisine habib [sevgili] yaptı, herkesten daha çok sevdi.

Kimseden bir şey öğrenmemiş iken, Allahü teâlâ Ona, her ilmi, her üstünlüğü verdi. Her yerde her zaman mübarek kalbi hep Allahü teâlâ ile idi.

Allahü teâlâ, bütün peygamberlere (Ya Âdem, ya Musa, ya İsa) diyerek ismi ile hitap ederken, Ona (Ya eyyühennebiyyu, ya eyyüherresul) diye özel hitap ediyor.

Namazda otururken, (Esselamü aleyke eyyühennebiyyü ve rahmetullahi) oku¤¤¤¤¤¤ Ona selam vermek emrolundu. Namazda, başka bir Peygambere böyle söylemek caiz olmadı.

Her peygamber kendi milletine, o ise her millete gönderilmiştir.

Her peygamber, iftiralara kendisi cevap verdi, fakat ona yapılan iftiralara Allahü teâlâ cevap verdi.

İsmi ile çağırmak, yanında yüksek sesle konuşmak haram idi.

Hz. Cebrail 24 bin kere geldi. Başka Peygamberlere çok az geldi.

Mübarek hanımları müminlerin anneleri idi ve onlarla evlenmek başkalarına haram edildi.

Önünden gördüğü gibi, arkasından da görürdü.

Mübarek teri, gül gibi güzel kokardı.

Uzun kimselerin yanında iken, onlardan yüksek görünürdü.

Güneş ve Ay ışığında gölgesi yere düşmezdi.

Üstüne sinek ve başka hiçbir böcek konmazdı.

Çamaşırları, ne kadar çok giyse de hiç kirlenmezdi.

Taş üstüne basınca, izi kalır, kum üstünde iz bırakmazdı.

Sözü çok vecizdi. Az kelime ile çok şey anlatırdı.

Eshabının hepsi, peygamberler hariç, bütün insanlardan üstündür.

Onun ümmeti de bütün ümmetlerin en üstünüdür.

Onun mübarek ismini taşıyan mümin Cennete girer.

Onu ve ehl-i beytini sevmek farzdır.

Hz. Azrail, içeri girmek için izin istedi. Başka hiç kimseden izin istemedi.

Kabrinin toprağı, her yerden ve Kâbe’den daha kıymetlidir.

Gönüllerin Efendisi’ni sevmenin alametleri nelerdir?

Gönüllerin Efendisi’ni sevmenin alametleri nelerdir?“Ümmetimden beni çok seven kimseler bulunacaktır ki, onlar benden sonra gelecekler. Onlardan biri beni görebilmek için bütün aile ve malını feda etmek isteyecektir.”
(Müslim)

Her soyut şeyin vücudu, var olduğu somut bazı alametlerinden anlaşılabilir; sevgi, şefkat, nefret, korku, iman, aşk vs… Bebeğinin en ufak bir gürültüsünde annesini yatağında fırlatan hâl şefkatin somutlaşması değil de nedir? Zaten ana demek de şefkatin somutlaşıp, ete kemiğe bürünmesi demek değil midir? Bunun gibi, her soyut şey somut alamet ve işaretlerle arz-ı endam eder, kendini gösterir…
Peygamber’e duyulan iştiyak da bazı emare ve işaretlerle kendini belli eder. Bir insanda bu vasıf ve haller varsa o, Peygamber’ini seviyor kanaati bizde hasıl olur. Nedir onlar?

İsterseniz maddeler halinde sıralayalım.

1- RESULULLAH’I HERKESE VE HER ŞEYE TERCİH ETMEK:
2- RESULULLAH’I ÇOK ANMAK:
3- İMAM CELALEDDİN SUYUTİ’NİN BİLDİRDİĞİ BİR ALAMET:
4- O’NU HÛŞÛ-HÛDÛ İÇİNDE, İÇİ SIZLAYARAK ANMAK:
5- RESULULLAH’IN DOSTLARINI DOST BELLEMEK:

6- HER GÜN SALAVAT GETİRMEK
7- SÜNNETİNİ SEVMEK
8- KUR’AN’I SEVMEK
9- EHL-İ BEYT’İ SEVMEK
10- DAVASINI BENİMSEMEK, OMUZLAMAK

Peygamberimizin Veda Hutbesi

Veda Hutbesi Hz. Peygamber (S.A.V.)’ın 114 bini bulan hacıya hitaben irad ettiği hutbe’dir. Hz. Peygamber (S.A.V.) bu son hutbesinde, bundan sonra bir daha haccedemeyeceğini bildirip vefatının yaklaştığını ima ettiği, sonraki gelen günler de O’nun (S.A.V) bu sözlerini doğruladığı için bu hacca Veda Haccı, bu hac esnasında irad ettiği hutbeye de Veda Hutbe’si adı verildi.

Veda Hutbesi her ne kadar tek bir hutbe imiş gibi kabul edilmekteyse de, gerçekte bu hutbe, Arafat’ta, Mina’da ve bir gün sonra yine Mina’da olmak üzere arefe günü ile bayramın 1. ve 2. günlerinde parça parça irad edilmiştir. Değişik yer ve zamanda irad buyurulduğu için de hutbe, birçok kişi tarafından birbirinden farklı şekillerde rivayet edilmiş; kişinin ya da gurubun duyduğunu başkaları işitmediğinden, hutbenin tamamının bir araya toplanmasında bu farklı rivayetlerden yararlanılmış ve daha sonraki yıllarda bu üç aynı yer ve zamanda buyurulan hutbe tek bir hutbe olarak bir araya getirilmiştir. Hz. Peygamber (S.A.V.)’ın bu son haccından bir yıl önce nazil olan Tevbe suresinde 9/28;
“Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir pisliktir. Onun için bu yıllarından sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmasınlar…” yoksulluktan korkarsanız, (biliniz ki) Allah dilerse sizi kendi lütfundan zengin edecektir. Şüphesiz Allah iyi bilendir, hikmet sahibidir.” müşriklerin pis olduğu ve bu yıldan sonra Mescid-i Haram’a yaklaşmamaları emredildiği için, Veda Haccı’nda Mekke’de sadece müslümanlar vardı, hutbeyi de yalnızca müslümanlar dinlemişti. (Müşriklerin bu hutbeye yalan katmaları da önlenmiş oldu.). Zaten Mekke’nin fethinden sonra müşriklerin sayısı parmakla sayılacak kadar azalmıştı. Hz. Peygamber (S.A.V.) Mekke’den kendisiyle birlikte yola çıkan 100 bin civarındaki ashabıyla Mekke’ye haccetmek için geldiklerinde bir yıl önceki ikaz sebebiyle Mekke’de müşrik kalmamıştı, çoğunluk müslüman olurken Mekke’yi terkedenler de vardı. Hz. Peygamber (S.A.V.) haccın bütün erkanını bizzat kendisi yaparak Müslümanlara öğretmiş, İslam’ın Hac konusundaki emirleri de böylece tamamlanmıştı. İslam’ın tamamlandığını bildiren bazı ayetler de bu Veda Haccı’nda nazil oldu.

Cahiliye döneminde dışarıdan gelen hacılar Arafat’ta vakfeye dururken, Kureyş eşrafı diğer insanlardan üstün olduklarını belli edercesine Arafat yerine Müzdelife’de vakfeye dururlardı. Hz. Peygamber (S.A.V.) cahiliye döneminin bu sınıf üstünlüğüne dayalı adetini ortadan kaldırdı ve bütün hacılar gibi Arafat’ta vakfeye durdu. Hz. Peygamber (S.A.V.)’a orada bu dinin tamamlandığı şu ayet-i Kerimeyle müjdelendi :

“Ey Mü’minler, şu küfreden müşrikler bugün dininizi söndürmekten ümitlerini kesmişlerdir. Artık bundan böyle onlardan korkmayınız; ancak benden korkunuz. Bugün sizin dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak müslümanlığı beğenip seçtim ve ondan razı oldum” (Maide 3)

Dinin kemale erdirilmesine bütün müslümanlar sevinirken yalnızca Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer, bunun Hz. Peygamber (S.A.V.)’ın vefatının yaklaştığına delalet ettiğini anlamışlar ve gözlerinden yaşlar akmıştı. Gerçekten de bundan sonra Hz. Peygamber (S.A.V.) 82 gün yaşamış ve vefat etmiştir.

Arafat’ta yüzbinin üzerindeki hacıya hitaben Hz. Peygamber (S.A.V.) sesinin bütün hacılar tarafından işitilmesi için belli mesafelerde gür sesli sahabilerden bazılarını görevlendirdi. Hz. Peygamber (S.A.V.)’in sözlerini tekrar eden bu sahabiler hutbenin bütün hacılar tarafından duyulmasını sağlıyorlardı. Devesi Kusva’nın sırtında olduğu halde Hz. Peygamber (S.A.V.) şu hutbeyi irad etti:

——————————————————————————–

Ey insanlar!

Sözümü iyi dinleyiniz. Bilmiyorum, belki bu seneden sonra sizinle burada ebedi olarak bir daha buluşamayacağım. Ey insanlar; bu günleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz nasıl mukaddes bir şehir ise; canlarınız, mallarınız, ırzlarınız da öyle mukaddestir, her türlü saldırıdan emindir.

Ashabım!

Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve bugünkü her hal ve hareketinizden sorulacaksınız. Sakın benden sonra eski dalaletlere dönüp birbirinizin boynunu vurmayınız. Bu vasiyetimi burada bulunanlar bulunmayanlara bildirsin. Olabilir ki bildirilen kimse, burada bulunup da işitenlerden daha iyi anlayarak muhafaza etmiş olur.

Ey ashabım!

Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine vesin. Faizin her çeşidi kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Lakin borcunuzun aslını vermek gerekir. Ne zulmediniz ve ne de zulme uğrayınız. Allah’ın emriyle faizcilik artık yasaktır. Cahiliyetten kalma bu çirkin adet’in her türlüsü ayağımın altındadır. İlk kaldırdığım faiz de Abdulmuttalip oğlu (amcam)Abbas’ın faizidir.

Ashabım!

Cahiliyet döneminde güdülen kan davaları da tamamen ortadan kaldırılmıştır. İlk kaldırdığım kan davası da Abdulmuttalib’in torunu (yeğenim) Rebia’nın kan davasıdır.

Ey insanlar!

Bugün şeytan şu topraklarınızda yeniden nüfuz ve saltanat gücünü kaybetmiştir. Fakat bu kaldırdığım şeyler haricinde küçük gördüğünüz işlerde de ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan sakınınız.

Ey insanlar!

Kadınların haklarına riayet etmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Siz kadınları Allah’ın emaneti olarak aldınız. Ve onların namuslarını ve ismetlerini Allah adına söz vererek helal edindiniz. Sizin kadınlar üzerindeki hakkınız; aile şerefinizi korumalar ve evlerinizi sizin hoşlanmadığınız hiç kimseye açmamaları, çiğnetmemeleridir. Eğer onlar razı olmadığınız herhangi bir kimseyi evinize alrlarsa onları hafif bir şekilde dövebilir, azarlayabilirsiniz. Kadınların da sizin üzerinizdeki hakları; örfe göre her türlü giyim ve yiyeceklerini temin etmenizdir.

Ey mü’minler!
Size bir emanet bırakıyorum ki siz ona sımsıkı sarıldıkça yolunuzu hiçbir zaman şaşırmazsınız. O emanet Allah’ın kitabı Kur’andır.

Ey mü’minler!

Sözümü iyi dinleyiniz ve muhafaza ediniz. Müslüman müslümanın kardeşidir ve bütün Müslümanlar kardeştir. Din kardeşinize ait olan herhangi bir hakka tecavüz, başkasına helal değildir. Ancak gönül hoşluğuyla verilen başka. Ashabım! Nefsinize de zulmetmeyiniz. Nefsinizin de üzerinizde hakkı vardır.

Ey insanlar!

Cenab-ı Hak her hak sahibine hakkını vermiştir. Varis için vasiyete gerek yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona aittir. Zinakar için mahrumiyet cezası vardır. Babasından başkasına nesep iddia eden soysuz yahut efendisinden başkasına uymaya kalkan nankör, Allah’ın gazabına, meleklerin lanetine ve bütün Müslümanların düşmanlığına uğrasın. Cenab-ı Hak bu insanların ne tevbelerini ne de şehadetlerini kabul eder.

Resulullah (S.A.V.) sözlerinin burasında dinleyenlere sordu:

Ey insanlar!

-Yarın beni sizden soracaklar. Ne dersiniz?
Ashab-ı Kiram cevap verdi:
-Allah’ın risaletini tebliğ ettin; görevini yerine getirdin, bize vasiyet ve nasihatte bulundun diye şehadet ederiz.
Resulullah (S.A.V.) şehadet parmağını göğe kaldırarak üç kez:
-Ya Rab şahid ol! Ya Rab şahid ol! Ya Rab şahid ol! (buyurarak Arafat’taki hutbesini bitirdi.)

Resulullah (S.A.V.) güneş batıncaya kadar vakfede durdu. Tam buradan inmeye karar vereceği bir anda yukarıda zikredilen Maide suresinin 3.Ayeti nazil oldu. Daha sonra devesine binen Resulullah (S.A.V.) yavaş adımlarla Arafat’tan inerek Müzdelife’ye geldi. Burada bir ezan ve iki kamet ile akşam ve yatsı namazlarını birleştirerek kıldı. Ve istirahate çekildi. Sabah olunca cemaatle birlikte sabah namazını kıldı ve ortalık iyice ağardıktan sonra Müzdelife’den Cemretü’l Akabe mevkiine geldi. Şeytan taşlamadan sonra Mina’ya geçen Resulullah (S.A.V.) burada da Veda Hutbesinin diğer bölümünü irad etti. Allah’a ham ü senadan sonra devamla :

Ey insanlar!

Sizi Allah’ın kitabına bağlayan peygamberinizin (s.a.v) sözlerini iyi dinleyiniz, ona itaat ediniz. Hac ibadetinizin bütün hareketlerini benden gördüğünüz gibi ifa ediniz. Öyle sanıyorum ki, ben bu seneden sonra bir daha haccedemem.

Resulullah (S.A.V.) bundan sonra halka sorulu cevaplı sürdürdüğü hutbesini :

Ey insanlar!

Ayların yerini değiştirerek geri bırakmak inkarda aşırı gitmektir. Kafirler böyle yapmakla doğru yoldan saptılar. Allah’ın haram haram kıldığı ayların sayısını uygun yapmak için, bir yıl haram ayını helal, diğer yıl onu haram sayarlar. Böylece Allah’ın haram kıldığını helal kabul ederler. Zaman Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı gibi aynı duruma döndü. Allah’ın katında aylar on ikidir. Bunların dördü mukaddes (haram) aylardır ki üçü arka arkaya gelen Zilkade, Zilhicce ve Muharrem, dördüncüsü de Cemaziyelahir ile Şaban’ın arasındaki Recep’tir. Ey mü’minler! Bu ay hangi aydır?
-Allah ve Resulü daha iyi bilir.
-Zilhicce ayı değil midir?
-Evet, Zilhicce’dir.
Bu içinde bulunduğumuz belde hangi beldedir?
-Allah ve Resulü daha iyi bilir.
-Mekke şehri değilmidir?
-Evet Mekke’dir.
-Bugün hangi gündür?
-Allah ve Resulü daha iyi bilir.
-Yevmünahr’dır. (kurban kesme günü) değilmidir.?
-Evet yevmünahr’dır.

Bu diyalogdan sonra Resulullah (S.A.V.) sahabelere dönerek

Şu halde iyi bilinizki; bu şehrinizde, bu beldenizde, bu gününüzün mukaddes(haram) olduğu gibi birbirinize kanlarınızı dökmek, mallarınızı haksız yere almak, namuslarınızı kirletmek de haramdır, her türlü saldırıdan masumdur. Muhakkak ki siz Rabbinize kavuşacaksınız, o zaman bütün bu işlerden sorulacaksınız.

Ey insanlar!

Aklınızı başınıza alında benden sonra birbirinizin boynunu vuracak şekilde dalalete, vahşete düşerek cahiliye devrine dönmeyin.

Ey insanlar!

Bu nasihatlerime kulak verip bunları burada hazır bulunanlarınız bulunmayanlara tebliğ etsin. Olabilir ki, kendisine tebliğ edilen kimse burada bulunup işiten bir kısım kimseden daha iyi anlayıp bellemiş olur.Ardından Resulullah (S.A.V.) iki kez:
-Tebliğ ettim mi? buyurdu.
Sahabiler:
-Evet ettin, deyince Resulullah (S.A.V.) ;
Şahit ol Ya Rab! dedi ve tekrar hatırlattı:
Burada bulunanlar bulunmayanlara tebliğ etsin.

——————————————————————————–

Resulullah (S.A.V.) Mina’daki bu hutbesinden sonra kurban kesim yerine gelerek önceden hazırlanan develeri kurban etti. Bir kısmını da Hz. Ali (K.V) kestikten sonra her deveden birer parça et alınarak pişirilip yenildi. Daha sonra traş olan Resulullah (S.A.V.) ihramdan çıktı ve Kabe’yi tavaf etti. Öğle namazını da orada kıldıktan sonra Zemzem suyunun yanına gitti ve kendisine sunulan bir bardak suyu içtikten sonra tekrar Mina’ya döndü. Resulullah (S.A.V.) Mina’da geçirdiği teşrik günlerinde şeytan taşlama görevini yerine getirmiş, bu arada çevresinde bulunan insanlara hutbeler irad buyurmuştu.
“Allah’ın yardımı ve fetih geldiği ve insanların dalga dalga Allah’ın dinine girdiklerini gördüğün zaman Rabbini överek tesbih et. O’ndan mağfiret dile, çünkü O tevbeleri çok kabul edendir.” (en-Nasr, 110/1-3) mealindeki Nasr suresinin nazil olduğunu duyan müslümanlara, hem yeni nazil olan bu sureyi okumuş hem de kendilerine nasihat ettiği hutbelerinden birini irad buyurmuştur. Bu hutbesinde de yine müslümanların mal, can, namus emniyetinden bahseden Resulullah (S.A.V.) insan haklarının temelini oluşturan bu üç hakkı tekrar tekrar ümmetine hatırlatmıştı. Değişik yer ve zamanlarda irad edilen bu hutbeler, tek bir şekilde bütünleştirilmiştir. (2)

Hutbedeki önemli ve anlaşılması zor cümlelerden biri:

“Vah size! Benden sonra dönüp birbirinizin boyunlarını vuran kafirler olmayın.” Dedi. (3)

Bu rivayet, Resulullah (S.A.V.)’ın Veda Haccı sırasında yaptığı konuşmalardan birini aksettirmektedir. Ahir zamanda çıkıp dini tahrib edecek ve insanlığa büyük zarar verecek olan şahıslardan biri hakkında, Resulullah (S.A.V.), Veda Haccı gibi büyük bir kalabalığın bir araya geldiği fırsatta bilgi vermektedir.

Hadisin sonunda ifade edilen “Benden sonra dönüp birbirinizin boyunlarını vuran kafirler olmayın” cümlesinden, Nevevi’nin kaydına göre, yedi farklı hüküm çıkartılmıştır.

Müslümanın kanını haksız yere helal addeden müslüman, kafir olur.
Bundan maksad nimet ve İslam’ın hakkına karşı nankörlüktür. Kadr u kiymet bilmemektir.
Bu hal (mü’minin mü’mini öldürmesi) küfre yakın bir ameldir ve küfre götürür.
Bu kafirlerinkine benzer bir fiildir. Çünkü normalde mü’mini kafirden başkası öldüremez.
Bundan murad küfrün hakikatidir, yani manası şöyledir: Sakın küfre dönmeyin, müslüman olmaya devam edin!
Bu manayı Hattabi ve başkaları hikaye etmişlerdir: Buradaki ‘kafirler’den maksat, silah kuşananlardır. Araplar,”tekefferer reculü bi silahihi” derler. Yani silahını kuşandı. “Kuşandı” kelimesini tekeffür etti diyerek, küfr kökünden bir kelime kullanarak ifade ederler. El-Ezheri, Tehzibü’l-Lüga adlı kitabında silah kuşanan, silah taşıyan manasına kafir kelimesini kullanmıştır.
Hattabi de şu manayı anlamıştır: “Birbirinizi tekfir etmeyin (kafirlikle suçlamayın), sonra birbirinizi öldürmeyi helal addedersiniz.”
Nevevi bu açıklamalardan sonra sözünü şöyle noktalar: “Bunlardan en muvafık olanı dördüncü maddede söylenendir. Kadı Iyaz (rahimehumullah) da bunu tercih etmiştir.”
Veda Hutbesi birçok yönden ehemmiyet taşır:

Herşeyden önce Hz. Peygamber (S.A.V.)’ın hayatının sonlarında irad edilmiştir. Malum olduğu üzere Veda Haccı Hicret’in 10.yılında cereyan etmiştir. Hz. Peygamber (S.A.V.) ömrünün son aylarını yaşamaktadır ve birkaç ay sonra vefat edecektir. “Bugün sizin dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak müslümanlığı beğenip seçtim ve ondan razı oldum” (Maide,3) mealindeki ayet de bu hac sırasında nazil olmuştur. (4)

Hutbe muhteva olarak çok ehemmiyetlidir. Zira ciddi meselelere temas etmekte, o güne kadar ele alınmamış olan bir çok cahili tatbikata son verilmektedir. Kan davasının, faizin kesinlikle kaldırılması, karı-koca arasındaki hukukun tavzihi (açığa kavuşturulması), nesi takvimi’nil ilgası, hac kaidelerinin tesbiti v.s. hepsine bu hutbede yer verilir. Günümüz müelliflerinden bazıları Veda Hutbesi’ni İslam’ın “insan hakları” veya “kadın hakları” beyannamesi olarak değerlendirir. Gerçekten de insanların “mal, can, ırz” dokunulmazlığının te’yidi (kayıt altına almak, garanti etmek) tarihte ilk defa cereyan eden bir hadisedir. 20.Asırda Birleşmiş Milletlerce benimsenen insan hakları beyannamesi şüphesiz çok daha fazla teferruata yer veriyor. Ancak, onlar hep kağıt üzerinde kalmıştır ve öyle kalmaya devam edecektir. Burada ise alemlere rahmet olarak gönderilen Hz. Peygabmer (S.A.V.) ‘ın tebliği olarak vicdanlara, ruhlara, akıl ve fikirlere nakşolma söz konusudur. Burada bir parantez açalım:

Bu gün ülkemizde yaşıyan müslümanlarda bu bağlılığın olmadığını düşünelim. İnsanlar, Allah’tan korkmuyor, ahiret duygusu yok, ülke kanunları da bazen yetersiz kalıyor, bu insanlar haksızlıklara, kötülüklere karşı mücadelere kendi içlerindeki şeytana uyarak çare bulmaya kalkmaları halinde ülke kan gölüne döner. İşte insanları Allah, Peygamber sevgi ve bağlılığı ile ahiretteki hesaba çekilme şuuru tüm kötülüklerden alıkoyuyor. Ülkemizde son 15 yıldan beri içlerinde Allah korkusu, Peygamber sevgisi ve ahiret duygusu olmayan PKK mensublarına karşı verilen mücadele bunun en açık misalidir.

İnsanlık, müslümanların en güçlü ve gösterişli olduğu devirlerde bile, dili, dini, rengi ne olursa olsun İslam topraklarında kanından, malından, ırzından emin olmuş hürriyet içinde yaşamıştır. Avrupalıların hakimiyet kurdukları yerlerde öldürüle öldürüle nesli tüketilen, terör ve yasaklarla dili, dini unutturulan kavimlerin, yeryüzünden tamamen silinen medeniyetlerin sayısı çoktur. (5)

İnsan hakları anlayışı tarih boyunca tedrici (yavaş yavaş) gelişmiş olmakla birlikte en mütekamil şekliyle İslam’la gerçekleşmiştir. Hz. Peygamber (S.A.V.)’ın Veda Hutbesi ilk insan hakları beyannamesi olarak önemlidir. İslami devletler tarafından gittikçe olgunlaştırılıp geliştirilen insan haklarının batı için, gelişmesi 18. Ve 19. Yüzyıllarda(13 asır sonra) olmuştur. (6)

Hutbenin Toplum Hayatına Getirdiği Prensipler:

İncelendiği zaman Veda Hutbesinde Resulullah (S.A.V.)’ın başlıca şu noktalara temas ettiği görülür;

Her işte daima Allah’a hamd-ü sena etmek gerekir.
Nefis, insanı her zaman şerre yöneltmek ister. Bu sebepler nefislerin şerrinden Allah’a sığınmak gerekir.
Can, mal ve ırz kutsaldır. Yaşama hakkı tabii bir haktır. Irz, şeref, haysiyet, hürriyet ve mülkiyet saldırıdan korunmuş haklardır.
Cahiliye gelenekleri kaldırılmıştır. İnsanlar alışageldikleri şeyleri körü körüne yapmaktan vazgeçmelidir.
Faiz haramdır.
Kan davası gütmek haramdır.
Emanetler yerlerine verilmelidir. Emanete hıyanet edilmemelidir.
Küçük büyük, önemli-önemsiz her işte şeytana uymaktan sakınmalıdır.
Kadınların ve erkeklerin karşılıklı hak, vazife ve sorumlulukları vardır.
Hem kadın hem de erkekler zinadan şiddetle kaçacaklardır.
Köle ve hizmetçilere iyi davranılacaktır.
Bütün müslümanlar kardeştir. Her türlü sınıf farkları ve ayrıcalıklar kaldırılmıştır. Üstünlük fazilet iledir.
Zulümden sakınmak gerekir, halkın malı haksız yere yenemez, birine ait bir şey sahibinin izni olmadıkça başkası için helal olmaz.
Müslümanlar birbirleriyle savaşmaktan sakınacaklardır.
Allah’ın kitabına ve Resulullah (S.A.V.)’ın sünnetine uyanlar asla sapıklığa düşmezler.
İslam sadeliğinden ayrılmamak, aşırılıklara sapmamak gerekir.
Hak Teala’ya ibadet olunacak; beş vakit namaz kılınacak, oruç ayında oruç tutulacak, Resulullah (S.A.V.)’ın tavsiyelerine uyulacaktır. Bunları hakkıyla yerine getirenlerin mükafatı cennettir.(7)
Resulullah (S.A.V.) ‘ın kadınlarla ilgili sözlerindeki bazı noktaları açıklamamız gerekecektir:

Hadiste belirtildiği üzere karıya, kocanın “iyi muamele” de bulunması esastır. Kocanın onun üzerinde bazı hakları vardır. Ancak onun da kocası üzerinde bazı hakları vardır. Her ikisi de diğerinden bu haklardan fazlasını zorla isteyemez. Erkeğin kadınına karşı borçları nafakadır: Yiyecek, giyecek ve mesken temini. Dinimiz bunların asgari miktarını tayin ederken devrin şartlarını, örfü, kadının geldiği ailenin iktisadi seviyesini gözönüne almıştır. Fıkıh kitaplarındaki teferruata girmeden İslam alimlerinin icma ettikleri anaprensipleri kaydedelim: Nikah akdi, istihdam(kadını hizmetlenme) akdi sahih değildir. Bu sebeple yemek yapmak, evi süpürmek, çamaşır yıkamak gibi dahili; dükkanda, tarlada çalışmak, hayvanları tımar etmek gibi harici işleri yapmakla mükellef değildir. Kadın, bu çeşit hizmetlerin görülmesi için, masrafı kocası tarafından karşılanmak üzere en az bir hizmetçi tutmak hakk’ına sahiptir. Koca hanımının yemeğini pişmiş ve hazırlanmış olarak getirmek zorundadır. Kadın bir kısım ev işlerini yapıyorsa bunu hukuki bir mecburiyet olarak değil, bir iyilik, hoş bir adet, örf olarak yapar. Bu çeşit işleri yapmak istemese kocası zorlayamaz. Bu davranışı sebebiyle kadın günahkar da olmaz. Ona terettüb eden vecibe “Kocasından izin almadan evden ayrılmaması, kocasının istemediklerini eve almaması, çağırdığı takdirde yatağa gelmesidir.”
Kadının dövülmesi meselesine gelince, dinimiz bazı sıkı kayıtlarla buna yer vermiştir. Yukarıda belirttiğimiz hadisten ayrı olarak Kur’an-ı Kerim’de de yer verilen bir husustur. Kur’an-ı Kerim’de yer verilmiş olması mevzuya ayrı bir ehemmiyet kazandırmaktadır. Bizce, ayet-i Kerime’nin bu meseleye temas etmiş olması kadınları himayeye matuf bir durumdur. Zira, başta günümüzün en ileri memleketlerinde bile hala cari olmak üzere, her devirde, her millette kadınlar dövülmüştür. Kıyamete kadar da bu realite devam edeceğe benziyor. Sanki insani münasebetlerin kadın-erkek bölümünün tabii bir neticesidir. İnsanlar zaruri olan münasebetlerinde her zaman orta yolu koruyamazlar, ifrat-tefrit, rıza-gazap, sevgi-öfke iç içedir. Bunların sonucu olarak münakaşalar, ağız kavgaları, yumruklaşmalar hatta cinayetler vukua gelir. Bunlar “olmamalıdır” diye bir şart koşulma olamaz. İslam bu meselede realiteyi kabul ederek alışkanlık edinenleri makul hudutta tutmaya, frenlemeye çalışır. Esasen her meselede orta yolu göstermek İslam’ın ana ruhunu teşkil eder.

Bu kısa açıklamalardan sonra asıl mevzumuza gelelim: Kur’an-ı Kerimde, mealen şu ayet mevcuttur:

“Serkeşlik etmelerinden etmelerinden endişelendiğiniz kadınlara gelince, evvela kendilerine nasihat edin, sonra yataklarında onları yalnız bırakın, yine dinlemezse dövün” (Nisa 34)

Dikkat edilirse ayet kadının dövülmesini bir çok şarta bağlamaktadır;

1- Meşru sebep: Kur’an da bu sebep “nüşuz” kelimesiyle ifade edilir. Türkçe meallerde umumiyetle hep “serkeşlik” olarak tercüme edilmiştir. Kelime Arapça’da yükseklik, tümseklik, sivrilik gibi manalara gelir. Selef alimleri kadınla ilgili olarak Kur’an da gelen bu tavırdan “kocasına isyanı, koku sürünmemesi, kocasını nefsinden men etmesi, kocasına daha önceki davranışını değiştirmesi, kocasına sevgisizlik izhar etmesi, kocasının tayin ettiği evde oturmayıp başka bir yerde oturması” gibi durumları anlatılmıştır. Yani kocasına karşı olan vecibelerini yerine getirmemesi diye hülasa edebiliriz. Vecibe olmayan işlerdeki itaatsizliklerinden dolayı dövmeye hakkı yoktur. Ev işlerini yapmaması gibi.

Veda Hutbesi’nde, kadını dövmeyi meşru kılan suç, “nüşuz” kelimesiyle değil, “fahiş” kelimesiyle ifade edilmiştir. Biz, “çirkinlik” olarak tercüme ettik. Bunu, dilimizde aynı kökten fuhuş kelimesiyle tercümeyi uygun bulmadık. Çünkü fuhuş, zina manasına gelir. Halbuki burada zinanın kastedilmiş olması mümkün değildir. Çünkü zinanın cezası recm denilen hadd-i zina’dır. Bunun dayakla geçiştirilmesi mümkün değildir. Öyle ise bu hutbede adı geçen fahiş kelimesini fuhuşla açıklamak ve böylece Kur’an da geçen “nüşuz” kelimesinin vuzuha kavuşturulduğunu söylemek uygun olmaz.

2-Cezanın usul ve miktarı : Kadın meşru bir sebeple dövülebilirse de bu, en son başvurulacak yoldur. İlk önce serkeşliği sebebiyle nasihat edip, tatlılıkla ondan vazgeçirme yolu aranacak. Bu tesirli olmazsa yatağı ayrılacak. Bu iş, arkasını dönmek ve konuşmamak suretiyle gerçekleştirilir. Ayrı bir yatakta yatırılırda denilmiştir. Bu ceza da müessir olmazsa dayak meşru hale gelmektedir. İslam burada da yenilik getirerek dayağın derecesini belirtmiş “çok acı verici olmaması”‘nı emretmiştir.

Şu halde, İslam, her devirde mevcudiyetini fiilen dünyanın her köşesinde muhafaza etmiş beşeri bir realiteyi ciddi kayıtlara bağlayarak kadınlar lehine ıslah etmiş, asgari seviyeye , en az zararlı hale getirmiştir.

Elmalılı Hamdi Efendi, dayakla ilgili yukarıda izah edilen ayet-i kerimenin açıklamasını yaparken bir dip not düşüyor. Buraya aynen kaydını uygun buluyoruz:

“Burada kadın dövülür mü diye bir soru varid olabilir. Evet dövülmez, fakat bu ifadede kadın demek naşize (serkeş), asiye (isyankar) karı demek olmadığı da unutulmamak lazım gelir. Sırasına göre insanca olmak üzere birkaç tokat, hissi isyan ile sukuta (alçaklığa, adileşmeye) doğru giden hırçın bir kadına kadınlık şeref ü terbiyesini bahşetmek için güzel bir ders olabilir.. şair Ziya Paşa merhum:
Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir,
Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötekdir.
demiştir. Zamanımızda Kur’an’ın iş bu ‘onları dövün’ emrini sui tefsir ederek dillerine dolamak isteyen Avrupalılar görüyoruz. Fakat ne garip bir tesadüftür ki, biz bu ayetin tefsiriyle meşgul olduğumuz bir sırada bir Fransız mahkemesinin, kocası tarafından dövülmüş olan bir Fransız karısına ikame ettiği davaya karşı ‘hırçınlık edip kocasını tehevvüne (aşağılanma, hakir görme) getiren bir kadının yediği dayaktan dolayı talak (boşanma) davası ikamesine hakkı olmadığına’ hükmettiğini gazeteler ilan ediyordu” (C.2. s. 1351) (8)

Hadisin son kısmı ehemmiyet verilmeyen bir kısım günahlarla ilgili:

“Bugün şeytan şu topraklarınızda yeniden nüfuz ve saltanat gücünü kaybetmiştir. Fakat bu kaldırdığım şeyler haricinde küçük gördüğünüz işlerde de ona uyarsanız bu da onu memnun edecektir. Dininizi korumak için bunlardan sakınınız.” buyuruluyor.

Şarihler, Mekke ve civarında, artık puta tapma şeklinde kimsenin küfre dönmeyeceğini anlamışlardır. Bedevilerde görülen irtidat (dinden dönme) hadiselerinin de bu hükmü ortadan kaldırmayacağı, zira Hz. Peygamber (S.A.V.)’in vefatından sonra görülen bu hadiseler, mahiyetçe eski putlara dönüş olmamıştır. Ancak hadis “katl, yağma gibi bazı büyük günahlarla, bir kısım küçük günahları (puta tapmak değil) diye mühimsemeyip, işlemeye devam edeceksiniz, şeytana uymada bu da yeterli olacaktır.” Şeklinde uyarıda bulunmakta, günah küçük bile olsa kaçınmak gerektiğini irşad etmektedir. Nitekim İslam uleması küçük günahlarda ısrar etmeyi büyük günah saymış, hatta bazıları-büyük küçük ayırımı yapmadan- her bir günahta küfre giden bir yol olduğunu belirtmiştir. Ehemmiyet verilmeyen günahların nasıl küfre götüren bir günah gibi büyüyebileceğini açıklama sadedinde Bediüzzaman Said Nursi hazretleri (rahimehullah)’nın şu açıklaması ikna edicidir:

“Evet günah kalbe işleyip, siyahlandıra siyahlandıra, ta nur-u imanı çıkarıncaya kadar katılaştırıyor. Her bir günah içinde küfre gidecek bir yol var. O günah istiğfar ile çabuk imha edilmezse, kurt değil belki küçük bir manevi yılan olarak kalbi ısırıyor. Mesela : Utandıracak bir günahı gizli işleyen bir adam, başkasının ıttılaından (haberi olmasından) çok hicap ettiği (utandığı) zaman, melaike ve ruhaniyatın vücudu ona çok ağır geliyor. Küçük bir emare ile onları inkar etmek arzu ediyor. Hem mesela: cehennem azabını intaç eden (netice veren) büyük bir günahı işleyen bir adam, bütün ruhuyla cehennemin ademini (yokluğunu) arzu ettiğinden, küçük bir emare ve şüphe, cehennemin inkarına cesaret veriyor. Hem mesela: Farz namazını kılmayan ve vazife-i ubudiyetini (kulluk vazifelerini) yerine getirmeyen bir adamın küçük bir amirinden küçük bir vazifesizlik yüzünden aldığı tekdirden müteessir olan adam, Sultan-ı Ezel ve Ebed’in mükerrer emirlerine karşı farzında yaptığı bir tembellik, büyük bir sıkıntı veriyor ve o sıkıntıdan kurtulmayı arzu ediyor ve manen diyor ki: “keşki o vazife-i ubudiyeti bulunmasa idi. Ve bu arzudan bir manevi adavet-i ilahiyeyi (Allah’a karşı düşmanlık) işmam eden (hissettiren) bir inkar arzusu uyanır. Bir şüphe vücud-u İlahiyeye (Allah’ın varlığını) dair kalbe gelse, kat’i bir delil gibi ona yapışmaya meyleder. Büyük bir helaket kapısı ona açılır. O bedbaht bilmiyor ki: İnkar vasıtasıyla gayet cüz’i bir sıkıntı vazife-i ubudiyetten gelmeye mukabil, inkarda milyonlar ile o sıkıntıdan daha müthiş manevi sıkıntılara kendini hedef eder. Sineğin ısırmasından kaçıp, yılanın ısırmasını kabul eder.”

Veda Hutbesinde geçen “Zaman döne döne Allah’ın arz ve semavatı yarattığı gündeki düzenini buldu.” İfadesi açıklamaya muhtaçtır.. Resulullah (S.A.V.) ömrünün son senesinde mühim bir ıslahda (düzeltme) bulunmuştur: Takvim reformu. O güne kadar, Resulullah (S.A.V.) cahiliye devrinden intikal eden müşriklerin takvim sistemine uymuştu. Bu sistem, kameri ayları esas almakta ise de, haram ayları ticaret mevsimlerine düşürmek için nesi denen bir tehir sebebiyle ayların yeri, sırası karmakarışık olmuştu. Şarihlerin yaptığı açıklamaya göre ayların karışmasına sebep olan başka bil amil de bazı yıllarda haram ayın birini helal addederek, onun yerine bir başka ayı haram etme durumuydu.

Araplar Hz. İbrahim ve oğlu Hz. İsmail (aleyhisselam)’den beri, senenin bazı bazı aylarıyla ilgili hürmete (haramlık’a) riayet ederlerdi. Buna göre, senenin 4 ayı haram idi. Bu ayların üç tanesi peşpeşe gelen : Zilkade, Zilhicce, Muharrem ayları, dördüncüsü de Recep idi.

Haram aylarda bir kısım yasaklara sıkı sıkıya riayet ediyorlardı; birbirlerine çapulculuk, baskın, har, yol kesme, adam öldürme ve hatta intikam alma gibi yasak fiilleri işlemiyorlardı. Bu yasağa riayet etmeyen çıkacak olursa, bu herkesçe büyük bir suç ve kınanmayı icab ettiren bir ayıp telakki (kabul) edilirdi. Bu aylara o kadar hürmet edilirdi ki, intikam bile alınmazdı. Sözgelimi babasının katiline rastlayan bir kimse ona dokunmaz, rahatsız etmezdi. Bu aylarda daha ziyade ibadetle meşgul olunurdu.

Ne varki; üç ayın peşpeşe gelmesi bazı sıkıntılar getiriyordu. İktisadi düzenleri büyük ölçüde çapul ve yağmaya dayanan kabilelere üç ay gelirsiz kalmak zor gelmeye başlamıştı. Bu mahzuru (çekinilecek şey) gidermek üzere “nesi” denen tehir’e başvurdular. Yani haram aylardan birinde harbe (veya yasak olan herhangi bir fiile) mecbur kalacak olurlarsa, o ayın hürmetini bir başka aya tehir (nesi) ederlerdi. Mesela Muharrem ayında harp yapınca, o yıl sefer’i haram sayarlardı. Müteakip sene bu hürmet başka bir aya te’hir edilirdi.

Bu tatbikat zamanla 12 ayda 4 nisbetini de daha aşağı indirmek ce haccı dört mevsimden işlerine gelen bir mevsimde tutmak için altı ayda birer haftadan yirmidört ayda bir ay tezyid (artırma) ve tevsi (genişletmek) etmişler.
Kameri takvimden vazgeçmekle birlikte şemsi takvime göre amel etmekten doğan bir kısım tezatların giderilmesi için başka müdahaleler yapılmış, yıllar yılı takip edilen bu tatbikat sonunda aylar karışmıştır. Bu durum, görüldüğü üzere, zamanla ilgili olarak Cenab-ı Hakk (Celle celalühu)’nın takdir buyurduğu haram ve helallerin karışmasına sebep olmuştur. Sözgelimi hac farizası, onun yapılması gereken ayda değil, yapılmaması gereken bir ayda oluyor. Bu sebeple Ayet-i Kerime, nesi yani ayların yerini telkin (zihinde yerleştirmek) işlemini, “Küfürde artış” olarak tavsif (sıfatlandırmak) etmiştir:

“Gökleri ve yeri yarattığı günde Allah’ın yazısına göre Allah katında ayların sayısı on iki olup, bunlardan dördü haram aylarıdır. İşte bu doğru hesaptır. O aylar içinde (Allah’ın koyduğu yasağı çiğneyerek) kendinize zulmetmeyin ve müşrikler nasıl sizinle topyekün savaşıyorlarsa siz de onlara karşı topyekün savaşın ve bilin ki Allah (kötülükten) sakınanlarla beraberdir. (Haram ayları) ertelemek, sadece kâfirlikte ileri gitmektir. Çünkü onunla, kâfir olanlar saptırılır. Allah’ın haram kıldığının sayısını bozmak ve O’nun haram kıldığını helâl kılmak için (haram ayını) bir yıl helâl sayarlar, biryıl da haram sayarlar. (Böylece) onların kötü işleri kendilerine güzel gösterilmiştir. Allah kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.” (Tevbe, 36-37)

Yukarıda zikredilen hadis, Veda Haccı’nın, yılların devri sonunda, Arapların Zilhicce’yi haram kıldıkları seneye tesadüf ettiğini ifade etmektedir. Bu tevafuk (muvafık bulma, rastlantı) yaradılış sırasında Allah’ın aylarla ilgili olarak koyduğu hükme uygun düşmüş, bundan böyle nsi’ye yer verilmeden asl’a uygun olarak devam edilmesi Resulullah (S.A.V.) tarafından teşri (açıkça bildirmek) edilmiştir.

Veda Hutbesin’de pek çok faideler ifade edilmektedir. Bu faidelerden birkaçını da zikredelim:

İlmin tebliğ edilmesine (bildirilmesine, anlatılmasına,yayılmasına) teşvik var.
İnsan ilme tam ehil olmazdan önce öğrenmeye başlaması caizdir.
İlmi tebliğ için öğrendiğini anlaması şart değildir.
İlmi ikinci elden alanlar, yani arkadan gelenler, birinci elden alanlardan daha anlayışlı olabilir, müteahhir olanlar (sonradan gelenler) arasında az da olsa mütekaddim (evvelki, önceki) olanları geçecek çıkabilir.
Aslında duran hayvana binmek caiz değilse de, ihtiyaç halinde caiz olabilir. Öyle ise bu hususta hadislerde gelen yasaklama, zaruret olmaksızın hayvan durdurup inmeden sohbet etmekle ilgilidir.
Halka hitap ederken yüksek bir yerde durmak hem duyurmayı kolaylaştırır, hem de halkın hatibi görmelerine imkan sağlar.
Söylenen sözün mühim noktalarını tekrar etmek, dinleyicinin daha iyi anlamasını ve zihinde yerleşmesini sağlar. Ashab (radıyallahu anhüm ecmain) Resulullah (S.A.V.)’a karşı edeb ve nezaketleri sebebiyle, sorulara: “Allah ve Resulü daha iyi bilir.” Diye cevap verirlerdi.
Tebliğde mühim bir metot olan muhatabı hazırlama: Resulullah (S.A.V.)’ın içinde bulunulan gün, ay ve hutbenin verildiği yele ilgili olarak soru sorması, Kurtubi’nin açıklamasına göre yapılacak tebliğin müessiriyetini (tesirini) artırmak için baş vurulan metoddur. Şöyle der: Resulullah (S.A.V.)’ın bu üç şeyden sorması, sonra her sualin arkasından sükut buyurması (onlara bir bilgi sunmak için değil) onların fehim ve anlayışlarını (yapacağı asıl tebliği) hazırlamak, muhatablarını bütün varlıklarıyla kendisine yöneltmek ve vereceği haberin azamet ve ehemmiyetini duyurmak içindi. Nitekim zihinleri başka meşguliyetlerden arındırılmış, dikkatleri kendisine çekilmiş olan cemaate bu psikolojik hazırlama safhasından) sonra haykırdı: “Bilesiniz ki; mallarınız, ırzlarınız birbirinize haramdır, şu günün, şu ayın, şu beldenin haram olduğu gibi.bu söylediklerimi burada olanlar olmayanlara duyursun…” (9)

Peygamber Efendimize Olan Ihtiyaçın Nedenleri

Evet, şöyle müzeyyen bir kâinatın öyle mukaddes bir Sâniine böyle bir resul i Ekrem, ışık şemse lüzumu derecesinde elzemdir. Çünkü nasıl güneş ziya vermeksizin mümkün değildir. Öyle de, Ulûhiyet de peygamberleri göndermekle kendini göstermeksizin mümkün değildir.

Hem hiç mümkün olur mu ki, nihayet kemâlde olan bir cemâl, gösterici ve tarif edici bir vasıta ile kendini göstermek istemesin?

Hem mümkün olur mu ki, gayet cemâlde bir kemâl-i san’at, onun üzerine enzar-ı dikkati celb eden bir dellâl vasıtasıyla teşhir istemesin?

Hem hiç mümkün olur mu ki, bir rububiyet-i âmmenin saltanat-ı külliyesi, kesret ve cüz’iyat tabakatında vahdâniyet ve samedâniyetini, zülcenâheyn bir meb’us vasıtasıyla ilânını istemesin? Yani, o zât, ubûdiyet-i külliye cihetiyle kesret tabakatının dergâh-ı İlâhîye elçisi olduğu gibi, kurbiyet ve risalet cihetiyle dergâh-ı İlâhînin kesret tabakatına memurudur.

Hem hiç mümkün olur mu ki, nihayet derecede bir hüsn-ü zâtî sahibi, cemâlinin mehasinini ve hüsnünün letaifini âyinelerde görmek ve göstermek istemesin? Yani, bir habib resul vasıtasıyla-ki hem habibdir, ubûdiyetiyle kendini Ona sevdirir, âyinedarlık eder; hem resuldür, Onu mahlûkatına sevdirir, cemâl-i esmâsını gösterir.

Hem hiç mümkün olur mu ki, acip mucizelerle, garip ve kıymettar şeylerle dolu hazineler sahibi, sarraf bir tarif edici ve vassaf bir teşhir edici vasıtasıyla enzar-ı halka arz ve başlarında izhar etmekle, gizli kemâlâtını beyan etmek irade etmesin ve istemesin?

Hem mümkün olur mu ki, bu kâinatı bütün esmâsının kemâlâtını ifade eden masnuatla tezyin ederek seyir için garip ve ince san’atlarla süslenilmiş bir saraya benzetsin de, rehber bir muallim tayin etmesin?

Hem hiç mümkün olur mu ki, bu kâinatın Sahibi, şu kâinatın tahavvülâtındaki maksat ve gaye ne olacağını müş’ir tılsım-ı muğlâkını, hem mevcudatın “Nereden? Nereye? Necisin?” üç sual-i müşkülün muammasını bir elçi vasıtasıyla açtırmasın?
Hem hiç mümkün olur mu ki, bu güzel masnuat ile kendini zîşuura tanıttıran ve kıymetli nimetler ile kendini sevdiren Sâni-i Zülcelâl, onun mukabilinde zîşuurdan marziyatı ve arzuları ne olduğunu bir elçi vasıtasıyla bildirmesin?

Hem hiç mümkün olur mu ki, nev-i insanı şuurca kesrete müptelâ, istidatça ubûdiyet-i külliyeye müheyya suretinde yaratıp, muallim bir rehber vasıtasıyla onları kesretten vahdete yüzlerini çevirmek istemesin?

Daha bunlar gibi çok vezaif-i nübüvvet var ki, herbiri bir burhan-ı kat’îdir ki, Ulûhiyet risaletsiz olamaz.

Şimdi, acaba âlemde Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmdan beyan olunan evsâf ve vezaife daha ehil ve daha cami’ kim zuhur etmiş? Ve rütbe-i risalete ve vazife-i tebliğe ondan daha elyak, daha evfak hiç zaman göstermiş midir?

Hayır, asla ve kat’a! Belki o, bütün resullerin seyyididir, bütün enbiyanın imamıdır, bütün asfiyanın serveridir, bütün mukarrebînin akrebidir, bütün mahlûkatın ekmelidir, bütün mürşidlerin sultanıdır.

Evet, ehl-i tahkikatın ittifakıyla, şakk-ı kamer ve parmaklarından su akması gibi bine bâliğ mucizâtından, had ve hesaba gelmez delâil-i nübüvvetinden başka, Kur’ân-ı Azîmüşşan gibi bir bahr-i hakaik ve kırk vech ile mucize olan mucize-i kübrâ, güneş gibi risaletini göstermeye kâfidir. Başka risalelerde ve bilhassa Yirmi Beşinci Sözde Kur’ân’ın kırka karib vücuh-u i’câzından bahsettiğimizden, burada kısa kesiyoruz.

Onuncu Söz, Mukaddeme, 2. İşaret

Eski Kitaplarda Peygamberimiz Hz Muhammed (s.a.v.)

Eski kitaplarda peygamberimiz Hz. Muhammede (a.s.m) işaretler var mıdır?

Kuran-ı Kerim, Cenab-ı Hakkın zaman zaman tebliğciler veya peygamberler gönderdiğini ve onlara vahiy suretiyle kanunlar, emirler veya kitaplar indirdiğini bildirir. Kuran, bu ifadeye bağlı olarak Hz. İbrahimin sahifelerinden, Hz. Musaya gönderilen Tevrattan, Hz. Davut a indirilen Zeburdan ve nihayet Hz. İsaya gönderilen İncilden bahseder. Kuranda beyan edilen “zuhurul-evvelin”, yani “eskilerin kitapları” şeklindeki ifade ise, Zerdüştler veya Brahmanların bazı kitaplarına (kesin olmasa bile) işaret eder denilebilir.

Eski İran mukaddes metinlerindeki işaretler:
İran dini, Hindu dininden sonra dünyanın en eski diniydi. Mukaddes yazıları, desatir ve zend-avesta adını taşıyan iki kaynakta toplanıyordu. Bunlardan Desatir No. 14 de, İslam dinine ait bazı prensipler dile getiriliyor ve Efendimizin ((asm.) geleceğine dair şu ifadeler yer alıyordu: “İranlıların ahlak seviyesi düştüğünde, Arabistanda bir nur doğacaktır. Takipçileri onun tahtını, dinini ve her şeyini yükseltecektir. Bir bina inşa edilmişti (Kabeye işaret ediyor) ve onun içinde, ortadan kaldırılacak pek çok putlar bulunmaktaydı. hâlk, yüzünü ona doğru dönüp ibadet edecektir. Takipçileri, İran, Taus ve Belh şehirlerini alacak ve İranın pek çok akıllı adamı, onun takipçilerine katılacaktır.”

Yukarıdaki satırlardan açıkça anlaşıldığı gibi, asırlar sonra doğacak İslam güneşi ve onun yüce peygamberi, son derece net bir şekilde tarif edilmiştir. Ve bu peygamberin ( a.s.m), “ziyadesiyle övülmüş”, “Ahmet” ve “alemlere rahmet” unvanlarıyla, putları kaldıracak birinin olduğu yazılıdır.

Bu kitabın hâlen mevcut olan kısımlarından Yasht 13 ün 129. Bölümünde, aynı hakikatler bir daha dile getirilir ve putları kıracak olan zattan, “herkese ve âlemlere rahmet” ismiyle bahsedilir. Bilindiği gibi efendimizin bir ismi de, rahmeten-lil-alemin (alemlere rahmet olan) şeklindedir.

Hind mukaddes metinlerindeki işaretler:
Paru 8, Khand 8, Adhya 8 ve Shalok 5-8 gibi hind mukaddes metinlerinde, Efendimizden (asm.) şöyle bahsedilmektedir: “Arkadaşlarıyla birlikte bir mellacha (yabancı dil konuşan veya yabancı bir ülkenin mensubu) olan ruhi bir terbiyeci gelecek ve ismi Muhammed olacaktır. Onun gelişinden sonra raja, pencap ve ganj nehirlerinde yıkanır… Ona der ey sen! Beşeriyetin iftiharı, arap ülkesinin sakini, şeytanı öldürmek için büyük bir güç topladın.” (Prof. Dr. Muhammed Hamidullah, Kuran-ı Kerim Tefsiri)

Yukarıdaki ifadede Efendimizin (asm.) has isminin aynen belirtilmiş olması, son derece dikkat çekicidir. Aynı satırlarda geçen “beşeriyetin iftiharı” kelimeleri ise, peygamberimizin (fahr-i âlem) şeklindeki ismiyle aynı manadadır.

Buda (gautama buddha) kendisinin ölümünden sonra dünyayı şereflendirecek olan bir yüce kişiden bahseder. Palice lisanında adı “matteya”, sanskritçede “maitreya”, burmacada ise “armidia” olarak geçen bu kişi müşfik ve iyi kalpli olup, insanları doğru yola çağıracaktır. Budanın çok önceden vermiş olduğu bu haberde geçen isimlerin manası da, ”rahmet” demektir. Bilindiği gibi peygamberimiz için, Kurandaki 21. Surenin 107. Ayetinde, “Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik.” buyurulmaktadır.

Bu yazmalardan birinde, şu ifade geçer: “Buda şöyle dedi. Ben dünyaya gelen ilk buda (yol gösterici) değilim, son da olmayacağım. Belli bir zamanda dünyaya bir başka kişi gelecektir. O da kutsi, aydınlanmış ve idarede fevkalade kabiliyetli olan biridir. O benim size öğretmiş olduğum aynı ebedi gerçekleri öğretecektir… Ananda sordu: o nasıl bilinecek? Buda cevapladı: o, maitreya (rahmet) olarak bilinecek.”

Pali ve sanskrit yazılı metinlerinde, ileride gelecek olan o yüce kişinin isimleri Maho, Maha ve Metta olarak geçer. Bu isimlerden ilk ikisi, “yüce aydınlatıcı” sonuncusu ise “inayetli” manasına gelir ki, bunlardan her ikisi de peygamberimizin sıfatlarıdır. Zaten dikkat edilecek olursa, başka kutsi metinlerde geçen efendimizin has ismini gösteren Mohamet veya Mahamet adının, maha ve metta kelimelerinden teşekkül ettiği açıkça görülecektir.

Araştırmamızı, şimdi de Tevrat, İncil ve Zebur üzerinde sürdürelim. Bu konuda yapılan en detaylı inceleme Hüseyin-i Cisriye aittir. Hicri 1261-1327 yılları arasında yaşayan ve anne ile babası ehl-i beytten olan bu Suriyeli alim, söz konusu mukaddes kitaplardan Efendimizle (s.a.v.) Alakalı 114 işaret çıkartmış ve bunları Türkçeye de çevrilen Risale-i Hamidiyyesinde neşretmiştir.

Eski mukaddes metinler arasında en çok tahrif edilmiş olma özelliğini taşıyan Tevratta bile, peygamberimize (asm.) ait şu işaretler vardır: “O, iki binici gördü, biri merkep üzerinde, diğeri deve üzerindeki binicilerdi. O, dikkatle dinledi.” (İşaya xxı, 7)

Burada peygamber İşaya tarafından bildirilen iki biniciden merkep üzerinde olanı Hz. İsa dır (a.s.). Çünkü İsa peygamber, Kudüse bir merkep üzerinde girmiştir. Deve üzerinde olan kişiyle de, peygamber efendimize (s.a.v.) İşaret edildiği açıktır. Efendimiz Medineye girişte devesinin üstündeydi.

Yeri gelmişken şunu da belirtelim ki, İncil tercümelerinde faraklit veya paraklit (perikletos) kelimeleri aynen muhafaza edilirken, yakın zamanlarda basılmış olan İncil tercümelerinde bu kelime değiştirilerek Arapça tercümelerinde “muazzi”, Türkçe tercümelerinde ise “teselli edici” şeklinde verilmiştir.

Hazreti Şuaybın suhufunda, efendimizin ismi müşeffeh şeklinde geçer ki, kelime olarak tam karşılığı “Muhammed” dir. Tevrat ta geçen münhemenna isminin karşılığı da, yine Muhammeddir. (bilindiği gibi Muhammed kelimesinin lügat karşılığı da, “tekrar tekrar methedilmiş” şeklindedir.) Bunların dışında, efendimizin (s.a.v.) İsmi, Tevratta çoklukla “ahyed”, İncilde ise, ”Ahmet” olarak geçmektedir.

Konumuzu, bir hadis-i şerifle noktalıyoruz. “Benim ismim Kuranda Muhammed, İncilde Ahmet, Tevratta ise Ahyeddir.

   Sonraki→